Erasmus'un sonu, İnterrail'ın başlangıcı...

İtalya.

Bir kere ben neden İtalya'ya gittim? Bilmiyorum. Gerçekten. Hani aklında mıydı yıllardır deseniz, pek değildi. Aslında gençken İtalya ilgimi çekerdi. Sonra Assassin's Creed oyun serisiyle bir ara baya baya dikkatimi çekmişti ama sonra seri bozunca, öyle uzakta bir ülke olarak kaldı aklımda sadece. E peki ben niye İtalya'ya gittim? Gerçekten bilmiyorum. Kısmet oldu, orada sonlandım.

Şubat ayından beri Belçika'da Erasmus'taydım. Güneyde, Fransa sınırında yer alan Kortrijk şehrinde 5 aydan fazla süre geçirdim, bahar dönemi boyunca HOWEST'de, Digital Creative Projects programında. Tabi Belçika ufacık ülke. Pek çok yere de yakın olunca, bir de low-cost havayolu şirketlerinden güzeller güzeli Ryanair ayağınızın dibinde olunca, "Oraya uçalım buraya uçalım, görmediğimiz yer kalmasın" diyor insan. Sonra öğrenci olduğunuzu, hatta İstanbul'daki tüm ucuz tavuk dönercileri tanıyacak kadar da öğrenci gibi öğrenci olduğunuzu hatırlayınca "Abi ucuz bilet bulursak gidilir işte ya..." diye hevesiniz sönebiliyor da.

Kortrijk #3: Sunrise

Güzel gündoğumları olan, ufak Belçika.

İtalya bize uzaktı. Yani, Belçika'nın çok güneyindeydi işte. Oraya gitmek, güneye inmekti. (Çok Avrupalıyım hay lanet!). Biz hep Megabus, Flixbus artık hangisi ucuzsa atlayıp yakınımızdaki şehirlere, mesela Amsterdam'a, Paris'e gitmeye alışınca İtalya gözümüze uzak gelmişti. Ben zaten kuzey ülkelerini hep daha çok merak etmiştim, o yüzden uzak yol hakkımı Paskalya tatilinde Danimarka'ya kullandım.

Bir de kalabalık bir arkadaş grubuyduk ve geniş bir grupla uzun yol planı yapmak zor iş. Herkesin istekleri farklı, gidilse hostelde yer bulma olayı ayrı, şehirde koca grup dolaşmanın zorluğu ayrı. O yüzden ne zaman bir yerlere gitmek istesek İtalya ile çok ilgilenmedik. Dedik ki "Yaz gelsin, o zaman bakarız".

İşte yaz gelmişti ve bir keresinde Roma'ya gitmeye gerçekten çok yakındık. Az kalsın alıyorduk Roma uçak biletlerini. Elimizde kredi kartları, Ryanair'ın ödeme sayfasında bakınıyorduk ki - sağ olsun- arkadaşlardan biri "Ya şimdi dönüş planı konusunda.." diye söze başladı ve bizi bir ekti ki, biz de gidemedik... Son Erasmus gezilerimiz yine Paris, yine Amsterdam oldu.

Post-Erasmus Depresyonu'ndan hemen önce

Sonra Erasmus bitti. Ailelerin ve boşalan cüzdanların da etkisiyle, arkadaşlarım "Artık herkes evine dönmeli" çağrısına uyarak tek tek ülkelerine dönmeye başladı. Ben dedim ki "Gitmeyeyim ya". Sonra baktım, gerçekten gitmem gerek. Çünkü hem bizim ufak şehrimiz - Kortrijk - yavaş yavaş boşalıyor, boşaldıkça sıkıcılaşıyor; hem de insanın üstüne böyle terli atlet gibi yapışan salak bir nostalji duygusu bastırıyordu.

Erasmus'un son günleriydi artık ve ben bir boşluğa düştüm. Dedim ki "benim bir şeyler yapmam lazım, yoksa böyle dümdüz dönersem sonu depresyon." Ne yapsam, ne etsem de kendimi meşgul tutup Post-Erasmus Depresyonu'nun sıcak kollarına kendimi bırakma evresini pas geçsem diye düşünüyordum. Çevremdeki festivallere, konserlere, etkinliklere falan bakmaya başladım.

Closure: My Room

Yola çıkmadan önceki gün. Böyle de oda yapmıştım kendime.

 

3 Türk, 2 Fin, 1 Meksikalı ve 1 Hintli olmak üzere ufak bir Birleşmiş Milletler komitesini andıran evimizde herkesi tek tek dürtüp "Abi festivale gider, oradan da direkt havaalanına geçeriz, evlerimize döneriz işte" diye akıllarını çelmeye çalışsam da, yazın gerçekleşen o büyük festivallere gitmek için kendime bir yancı bulamadım.

Müzik festivallerinden Rock Wercher Belçika'da dibimizdeydi - Belçika ufak olduğu için her yer dibinizdedir zaten ya - o festivale gitmek çok kalmıştı içimde. Yine de gitmedim çünkü festivale gidişimin en büyük sebebi olacak olan Robert Plant'i (Led Zeppelin'in vokalisti) Fransa'nın güneyinde yakalamaya karar verdim. (Plant, bucket list'imin müdavimlerinden)

Bir gazla biletimi aldıktan sonra ışınlanmanın tam anlamıyla kullanıma geçmediği dünyamızda her profesyonel ve mantıklı insan gibi ulaşım işine de bir göz atmaya karar verdim ve beni güneye, Marsilya'ya götürecek olan trenin konser biletinden 3 kat daha pahalı olmasını görmemle birlikte kendimi bir ayrı sevmem de bir oldu.

Çok şükür bu sene de Rock Werchter'a gitmedik.

Çok şükür bu sene de Rock Werchter'a gitmedik.

Daha sonra konser ve bileti yakmayla gelecek olan depresyon arasındaki pek uzun olmayan çekişmenin ardından bir şekilde konsere gitmeyi aklıma koydum ve "E o zaman Interrail'la döneyim madem.." dedim. E tabi Interrail biletine o kadar para verince şimdi boşa harcamak olmayacağında biletim varken gezmenin de şart olduğunu anında kabullendim ve "O zaman ben önce İtalya, oradan da Balkanlar falan bir şekilde geri döneyim" dedim. Sonra adam gibi gezmek istersem bu sefer Balkanlarda o uzun tren yollarında geçireceğim sürede vizemin biteceğini fark etmemle birlikte de seyahat planım "E o zaman ben İtalya'yı dolaşıp oradan uçakla döneyim"e evrilerek son halini almış oldu.

Evet, 600 kelime sonunda artık İtalya'ya gidiyorum.

Interrail için 5 günlük tren bileti 200 Euro. Ama eğer gişeden alırsanız 207 Euro'ymuş, ki bunu gişede öğrenmemle bütün bütçe planlamam da bir anda altüst oldu ama canları sağ olsun artık. Planımda herhangi bir değişiklik gerekmediği için şanslı bir şekilde 3 Temmuz 2016 sabahı erken saatlerde Belçika'dan ayrılıp Lille-Paris ve Paris-Marsilya olmak üzere iki kısımdan oluşan - arada beklemeleriyle, yer kalmayan trenleriyle falan - 9 saatlik yolculukla Marsilya'ya vardım.

Bu arada Interrail'cilere bir not olarak düşeyim. Fransa'da ve daha sonra değineceğim üzere İtalya'daki şehirler arası trenler genelde hızlı trenler; çok kıyaklar, çok hoşlar ama bir de rezervasyon ücreti gerektiriyorlar. Mesela Fransa içinde yaptığım bu yolculuk için toplamda 36 Euro rezervasyon ücreti ödedim. Tabi Interrail biletine o kadar para verdikten sonra "Yıaa bi de üstüne şimdi.. haydaa" diye söylenmeler normal, öğrenciyiz sonuçta ama durum bu maalesef. Tüm ülkelerde rezervasyon gerekmiyor bildiğim kadarıyla, o yüzden rotanıza göre ve günde ne kadar tren değiştireceğinze göre size karlı olup olmadığınıza bakmanız gerek.

Mesela sırf Fransa'yı baştan başa geçen trenin Interrail olmadan normal bilet fiyatı 144-180 Euro arası bir şey oluyordu yanlış hatırlamıyorsam. Ama dediğim gibi, trenler çok hoş, bir de koskoca ülke Fransa'nın bir başından öbür ucuna 6 saatten az bir sürede gidebiliyorsunuz direkt trene binerseniz. Neyse, geceyi ve ertesi sabahı orada geçirdikten sonra öğleden sonra Robert Plant konserimi izlemek üzere koylardan dolaşa dolaşa Marsilya'nın biraz kuzey batısında kalan Istres'e gittim, konseri izledim, uyudum.

istres (2)

5 Temmuz sabahın erken saatlerinde ise artık İtalya'ya geçmeye hazırdım.

Bütçem kısıtlı olduğundan - daha durun durun böyle şeyleri çok duyacaksınız - ve paramı da gereksiz yere harcamak istemediğimden önceki gün Marsilya'dan aldığım paket tost ekmeği ve ucuz market malı Nutella ile kahvaltımı ettim ve Milano'ya olan direkt trenime atlamak üzere Marsilya'ya geri döndüm. Tabi ki de döndüğüm gibi rezervasyonu yapmak üzere gişeye gittiğimde o trene bir haller olduğunu öğrendim - oraları bir muallak hala işte İngilizce konuşan Fransızlar falan - ama sağ olsun gişede bana yeni bir rota önerdiler.

3 tren değiştirmeli, toplamda beklemeleriyle birlikte 10 saati aşan bir rotaydı bu ama işte, orada adam "Ama Interrail'in olduğu için sadece 3 Euro rezervasyon ödeyeceksin" diyordu ki daha ne olduğumu nereye gittiğimi ben bile anlamadan "Abi ver ver iyiymiş o ya" diye biletimi almış bulundum.

Marsilya istasyonunda geçen 1 saat ve "Ya bu tren nerden kalkıyor lan" karmaşasının ardından Fransa'nın güneyinde bir liman kenti olan Antibes'de inmek üzere ilk trenime atladım. Ama tren çok kalabalık olduğu, eşyalarımı da bırakacak bir yer bulamadığım için kapının oralarda bir yere oturdum valizimin üstüne. Evet daha önce bahsetmediğim bir kısma da değineyim; 15 kiloluk bir seyahat çantası, 25 kiloluk bir valiz, 3-4 kiloluk bir el çantası, bir adet fotoğraf makinesi çantası ve bir de yetmezmiş gibi tripodumun çantası ile birlikte ellerim kollarım dolu trenler sizin, yürüyen merdivensiz metrolar benim bir şekilde geçti tüm yollar.

bags

Tavsiye etmiyorum. Interrail çantamı ve interrail'a giderken yanınıza almanız gerekenleri anlattığım yazıya gitmek için fotoğrafa tık.

Yolculuk halleri

Neyse köşeye bir yerlere valizimi atıp Decathlon'dan alınma yol yastığımı şişirdim ve biraz şekerleme yaptım. Daha sonra Antibes'de inerek beni İtalya sınırındaki Ventimiglia'ya götürecek olan trenimi yakaladım. Buraya kadar seyahat ettiğim trenler hep Fransız TGV, yani hızlı SNCF trenleri, ki hepsi çok rahat, çok şükela trenler. Bu arada daha önce belirttiğim rezervasyon olayı bu kullandığım trenlerde yapılmıyordu, hatta geriye bakınca acı bir şekilde fark ettim ki Fransa'da kullandığım rezervasyonlu trenlerin hiçbirinde de gelip bilet kontrolü yapılmadı.

Neyse, Ventimiglia'ya yaptığım 1 saatlik yolculuğun ardından sonunda İtalya'ya varmıştım! Yazının başında "İtalya işte, meh" dediğime bakmayın, gideceğim kesinleştikten, planları da yaptıktan sonra baya baya gaza gelmiştim. Zaten Fransa'daydık birden, sonra indik, bindik falan bir baktım ki insanlar, havaları, dil, her şey değişmiş. "E olur öyle, normaldir ülke değiştirince tabi" derseniz normaldir tabi ama - uçak yolculuklarımı saymıyorum burada - Belçika'dan trenle gittiğimiz ya Fransa, ya da Hollanda olunca, e Belçika da iki ülkenin karması bir şekilde olunca böyle ani kültür değişimini gözlemlememiştim daha önce, ki çok da hoşuma gitti.

İtalya'ya varış

İtalya'da olduğum için artık bindiğim trenler de Trenitalia, vagonlar biraz daha uzun, biraz daha sıkışık ama daha yüksek. Bir de tren dolu, ki o kadar dolu bir trenle seyahat etmemiştim hiç, "Of ulan herkes mi Godfather be" diye İtalyanca'nın tatlılığına alışıyorum hemen. Sahilden ufak kasabaları dolaşa dolaşa, pek de durmadan 4 saatlik tatlı bir tren yolculuğu ile vardık işte Milano'ya. İnince hemen hostel'ime yollanayım diye düşündüm, çünkü sabah 7'den beri yoldayım, yorgunum, eşyalarımı da bir yere tıkıştırıp bir dahaki tren yolculuğuna kadar görmek istemiyorum.

Milano'da konaklama

Yola çıkmadan önce tüm rezervasyonlarımı yaptırmıştım, iki şehir (Milano, Floransa) için de tabi ki en ucuz hostellere baktım, ama puan olarak da 7'den aşağıda olan yerleri pas geçtim. Milano da yer ayırttığım hostel de Milano International Hostel'di.

milano-konaklama-hostelHostel şehir merkezinin dışında, ve gitmek için ana tren istasyonundan metroya inmeniz, önce M2 hattına binip Loretto istasyonunda da M1 hattında geçmeniz gerekiyor. Oradan sonra zaten 3-4 durak sadece. 20 dakika içinde hostel'in kapısında oluyorsunuz. Şehir merkezine uzak biraz ama güzel yanı da gecelik fiyatının 13 Euro olması. Tabi bunun üzerine bir de "City Tax" olarak gecelik 2 Euro ekleniyor, unutmayalım. Hostel'in bulunduğu blokta bir adet bakery, bir afet - Türk tabii ki - kebapçı, bir adet Hint restoranı, bir adet normal fiyatlı olduğunda pek göz gezdirmediğim normal restoran, bir ufak manav/market mevcut. 10 dakikalık yürüyüş mesafesinde ise başka yemek mekanları ve büyük market bulabilirsiniz. İçi nasıl? Temiz mi, meh. Rahat mı, o da meh. 13 Euroluk hostel işte.

Geceyi yatağımın çıkarttığı gıcırdama sesleri ve bu seslere eşlik eden "Şimdi milleti de uyutmuyorumdur ya bu seslerle ayıp oldu bak" tarzı düşüncelerle uyumaya çalışarak geçirdikten sonra "Bana ne abi, sessizlik isteyen parayı bassın otelde kalsın" diyerek bir rahatlama evresine geçtim, az uyudum, sonunda da İtalya'nın gezmeli tozmalı ilk gününe uyandım.

Milano'da ilk kahvaltı

Kol Hemen kahvaltılık bulmak için mahalleyi tarayıp İtalya'nın pek meşhur bakery'lerinden birinde pizzamsı bir şey + kahveye 2 euro verdim. Aslında 2 euro'dan fazla tutmuştu ama burada alışkanlıkmış, parayı en yakın tüme yuvarlarlarmış, böyle ufak indirimler de olurmuş işte. "Abi ucuz ülke işte ya, canım Akdeniz" diye kendimi pek güzel bir havaya soktum.

Hemen odama döndüm, Belçika'daki kurumlara atılması gerekli "Ya şey, ben gittim bu arada" maillerimi gönderip günlük ne kadar harcayabilirim konulu bütçe çalışmalarıma yoğunlaştım. Gün başına hosteller hariç 35 Euro şimdilik. Bakiyemi sol koluma yazdım ki nakitim/kartım ne kadarım varsa bileyim hem de bir şey alacağım zaman gözüme çarpsın, ikinci defa düşündürsün.

Milano'da şehiriçi ulaşımı

Ardından metroya indim. Metro'nun 90 dakika geçerli biletleri 1.5 Euro, 24 saatlikleri ise 4.5 Euro. 24 saatlik biletten kaptım bir tane; çünkü her ne kadar şehirleri yürüyerek dolaşmayı sevsem de burada zamanım kısıtlı; hem akşam da hostel'e kesin olarak metro ile döneceğim, hem de yarın Como Gölü'ne gitmek üzere tekrardan tren istasyonuna gidip geleceğim için 24 saatlik sınırsız bilet bana daha karlı.

İnsanları inceleye inceleye geçen keyifli bir metro yolculuğunun ardından San Babilo istasyonunda indim. Kulaklığımı taktım. Her şehrin bir albümü vardır bende, Milano için de Red Hot Chili Peppers'dan By the Way'miş benim için. O meşhur alışveriş caddesine girmemle birlikte albümü başlattım, "Eman Tanrem Disney Store'da indirim varmış" diye koşuyordum ki kolumdaki 35 yazısına göz atmamla birlikte sakinleyip bu sokağın çok da bana göre olmadığını fark ettim. Bakın yöntem işe yarıyor, daha da yarayacak.

Galleria işte ferah ferah. Negzel.

Galleria Vittorio Emanuele II ile karşılaşmam

Neyse yine dolaştım tabi bir aşağı bir yukarı, en sonunda şehrin sembolu katedrale, Duomo di Milano'ya varacağım kesin ama işte ama uzaktan bana öyle güzel göz kırpıyor ki yolum uzun olsun istedim, keyfini çıkartayım. Ara sokaklara girdim, çıktım. La Scala Tiyatrosu'nu gördüm, önünde biraz oturdum soluklandım. Sonunda Galleria Vittorio Emanuele II ile karşılaştık, etrafında dolana dolana bir hal olmuştum -ne salak alışkanlık ya- ki artık girme vaktimin geldiğini anladım.

Girişte satıcılar var, "Al abi hediye olsun" tarzı muhabbetlerle elinizi bilezik incik boncuk sıkıştırıp sonra parasını istiyorlar, alamayınca da tatsızlık çıkartıyorlarmış, aklınızda bulunsun. Bana da geldi bir tanesi de her bilinçli turistin yapacağı gibi dil çıkarıp kaçtım. Neyse, oradaki güzel kırtasiyelerden kartpostallar aldım; tavanlara, süslemelere baka baka Galleria'nın dört bir yanını dolaştım.

Duomo di Milano: Yani Milano Katedrali

Galleria'nın ardından etraftaki yemek yerlerindeki fiyatlara göz gezdirerek artık katedral ile tanışma vaktimin geldiğine karar verdim ve çıktım meydana. Vay be. Etrafında iki, belki de üç defa turladım. O zamana kadar böyle büyük bir kilise, böyle hoş mimari görmemiş olmanın da etkisiyle tabi fena tutuldum, meydanda heykelin altına oturup biraz izledim. Güneş de tam tepeye çıktığında da artık yavaştan içeri yollanma vaktim gelmişti, bilet sırasına girdim.

Milano Katedrali giriş ücreti

Eğer katedralin tepesine çıkmak istiyorsanız onun için de bilet alabilirsiniz, arkeoloji müzesini gezmek isterseniz katedral ile birlikte kombine biletleri de var, aklınızda bulunsun. Ben yarım saatlik bir bekleyişin ardından 2 euro'luk sadece giriş biletini aldım, diğerlerine vaktim yoktu. Zaten İtalya yolculuğumda çok koydu bu, tamam tadını çıkarttım ama hem trende geçecek vakitler, hem de bütçe sıkıntısından pek çok mekana girmeye de zamanım yetmedi. Bir de turistik yerlerin çoğunda gerçekten uzun - bir iki saatlik bekleme gibi uzun hani - sıralar var. Sıraları atlamanın yolu da 8-10 Euro fazla ödeyerek online, ya da oradaki satıcılardan priority bileti almanız, yada direkt turla gitmeniz. Artık size kalmış orası.

Neyse, artık katedralin içindeyim. Vay be. Gerçekten çok büyük, çok görkemli. Dışarıdan da büyüktü ama, bu kadar gözükmüyordu, beklediğimin de ötesindeydi. İşte böyle anlarda alttan alttan "Ya ben harbi harbi dolaşıyorum, evde falan değilim" duygusu geliyor ya, onun nahoşluğu içerisinde hemen kendime yer bulup etrafı izlemeye başladım.

Duvarlarda sanat eserleri, kilisenin kendi mimarisi, mükemmel ışıklandırması, o sırada çalmaya başlayan kilise bandosu derken artık nereye bakacağımı şaşırdım. Fotoğraf makinem de yanımdaydı, ortamı iyice hissettikten sonra - rahat yarım saatimi aldı- bir kaç poz bir şey çekmeye başladım. Sanıyorum içeride iki saatten fazla kaldım. En son artık karnım fena acıkınca, hem de şehri dolaşmaya az vaktim kaldığını fark edince dışarı çıkmak zorunda kaldım.

Il-duomo-inside

Katedralden çıkarken de İtalya'da bana katılamayan Hintli arkadaşıma göndermek üzere 3 Euro'ya hediyelik paralardan aldım. Hiç bu kadar beklememiştim burayı ya, 'wow effect'in en kralını yaşadım.

Katedralin ardından Milano'da yemek: Burger King

Katedralin ardından bir yorgunluk ve açlık dalgası vurdu, gerçekten oralar nasıl gelişti tam hatırlamıyorum ama kendimi Burger King'de 1 euro'luk burger yerken buldum. İşte gelmişken yerel lezzetler deneyelim falan, oluyor böyle arada boşluk anları. Ardından Castello Sforzesco kalesine doğru serbest yürüyüşe başladım. Arada sokaklara girdim çıktım, bazen rotamdan saptım sonra geri döndüm.

Hoş yürüyüşün ardından kaleye gelmemle birlikte sıcak basmıştı. Önündeki dondurma arabasından 3 Euro'ya bir dondurma aldım, ki burada şimdiden söylüyorum siz almayın diye. Almayın. Neyse, ufacık tatsız bir dondurmaya 10 lira - ne zaman bir şeyi beğenmesek hemen lira hesabı yapıp hayıflanmaya başlıyoruz- bayıldıktan sonra kalenin içine girdim. "Ooo, müzeler de müzeler, hemen akıyoruz" diye heyecanlandım ama içerikleri ilgimi çekmedi. Bir de Belçika'da yağmurlu geçen 5 ayın ardından dışarıdaki o Sempione Parkı'nı, çimleri, üstlerine tatlı tatlı düşen güneşi görünce aklım gitti hemen. Kendimi en yakın ağaç dibine atıp kafadan 1 saat kestirdim.

Yorulunca kendinizi atın. Yorulmayınca da atın. Bir uğrayın yani ya.

Uyandığımda saat öğleden sonra dört gibi bir şeydi, kalkıp parkta yürümeye başladım. Güneşlenenler, piknik yapanlar, benim gibi çantaları atıp kenarda sızanlar, bisiklete binenler derken baya hayat dolu bir parkmış. Parkta dolana dolana, yine gördüğüm güzel köşelere çöküp insanları izleyerek de 1 saat geçirmişimdir. Sonrasında kalktım, parkın sonunda Arco della Pace vardı, oraya da çöktüm yarım saat.

Milano'daki Chinatown

Ardından haritada ne yapsam, ne etsem diye bakarken dibimde Chinatown varmış, onu kestirdim gözüme. Londra'daki yada New York'takilere gitmesem de fotoğraflarını, hakkındaki yazıları görmüştüm; e şimdi Milan da büyük şehir, Çin mahallesi de pek bir canlıdır, farklı şeyler görürüm diye de bir heyecanlandım. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Harita bakıyorum, mahallede gözüküyorum ama çok bir şey yok etrafımda. Sonra ufaktan yemek mekanları çıktı karşıma, bir kaç tane de dükkan. Sonra sayıları arttı ama o kadarmış işte. Eminönü'nün üst taraflarındaki pasajlarda da görebileceğiniz hep aynı şeyleri satan ucuz dükkanlar, yemek yerleri, bir kaç tane de butik dışında bir olayı yoktu. Orijinal bir şey de göremedim, fena hayal kırıklığı içerisinde yoluma devam ettim.

Chinatown bu işte. Yani. Meh.

Chinatown bu işte. Yani. Meh.

Milano Navigli Kanalı

Bu sırada öyle boş boş yürümek dışında yapacak çok bir şeyimin de olmadığını fark ettim, çünkü saat sebebiyle müzeler artık kapanmaya yakındı, insanlar da yavaştan kafelere ve yemek yerlerine çöküp keyif yapmaya başlamışlardı. Ben yine yürümeye devam ettim. Çevrede gerçekleştirilen amaçsız yürüyüşlerin ardından çok övülen Navigli'yi görmek üzere Monumentale istasyonunda metroya atladım. Porto Genova'da inip az yürüyerek sonunda kanala ulaştım.

Herhangi bir beklenti içinde olmadığımdan çok tatlı gözüktü gözüme kanal. Tam da akşam üzeri olmuştu artık 6-7 civarı. Tüm kafeler, restoranlar da doluydu. Bir aşağı, bir yukarı yürümeye başladım. Aralarda incik boncuk satan tezgahtarlar, sahaflar dolu, hatta bir tane de çizgi romancıya denk geldim de yine kolumdaki 35 gözüme çarpınca "Hehehe, sizin dükkan da çok güzelmiş" diyerek tırıs tırıs bir şey almadan çıktım oradan.

Navigli. Akşam üstüsü keyifliymiş.

Navigli de keyifliymiş.

Milano'da akşamüstü: Aperatif zamanı

Neyse, akşam üzeri kafelerde aperatif vaktiymiş, açık büfelerde tabaklara ufak ufak tadımlıklar alınıp şarapla, birayla artık ne seviyorsanız keyfi çıkartılırmış. Ben de yapsam mı diye düşündüm, 8 Euro gibi bir şeydi. Hayır bütçe değil bu sefer sorunum da, bir kere gelmişim olur o kadarı der verirdim ama yalnızdım, "Keyfi çıkmaz bunun böyle" dedim.

Yanımda müziğim, okuyacak kitabım ya da üstüne düşünecek bir şeylerim olduğu sürece yalnız gezmekle bir sorunum yok genel olarak. Ama böyle kafelerin barların yoğun olduğu, herkesin arkadaş çevresiyle gelip bir masa etrafına kurulduğu yerlerde gidip masanın birinde tek başına oturmak da içimden gelmiyor.

Yine turladım oraları, yan sokaklarını, biraz da kayboldum afedersiniz çok hoş oldu. Sonunda yolumu tekrar kanala denk getirip akşam n'apsam diye düşünmeye başladım. Karnım da açtı biraz. Yemeği az önce dediğim gibi buralarda yememe kararı aldım, gece hayatıyla pek işim olmadığı için onu bir eledim. O zaman geriye şehrin mahallelerinde boş boş dolanma kaldı, ki çok severim aslında.

Ama vaktim kısıtlı olduğu için de gün gün planımı yapmam lazımdı önceden, ve ertesi gün (6 Temmuz) için planım da sabahın köründe Como Gölü'ne gidip çocukluk hayalimi gerçekleştirmekti. Star Wars diyorum, Naboo'nun Göller Bölgesi, yeşillikleri diyorum... Oranın ardından da hızlıca hostelime dönüp eşyaları aldıktan sonra Floransa'ya yollanmak gibi bir planım vardı. O yüzden önce tren istasyonuna dönüp yarınki Floransa yolculuğunun rezervasyonunu halletmeye, ardından da şehir merkezinde dolanmaya karar verdim. 24 saatlik metro biletine 4.5 euro vermişim, tabi ki de deli gibi kullanacağım!

Milano Tren Garı ve tren rezervasyonu meselesi

Milano Tren Garı pek bir güzel, onu söylemeyi unuttum bu arada. Yemekleri biraz pahalı ama olsun. Interrail biletimi hostelde bıraktığım ve numarasını da bir yere not etmediğim için hemen makinelerden halledemedim işimi, o yüzden gar içerisindeki Trenitalia bölümüne gidip rezervasyon için sıra aldım. Sağolsunlar, İtalyanlar da pek bir rahattı. 1 saat bekledim, baktım olmayacak böyle üstteki McDonald's'dan 1 Euroya milkshake aldım, oturdum telefonumu şarj ettim. Geri döndüğümde sıram hala gelmemişti.

İşte bunlar hep rezervasyon ya

Aslında çok kararsızdım hangi saatte trene bilet alacağım konusunda; çünkü hem Como Gölü'ne adam gibi vakit ayırmak istiyorum, ama aynı zamanda Floransa'ya da çok akşam üstüne kalmadan varmak istiyorum ki hostele girişimi yaptıktan sonra bana rahatça bir şeyler yiyip şehri ufaktan keşfetmeme yetecek kadar vakit kalsın. Aşağıda beklemeye başladım bu sefer bunları düşünürken, 20 dakikalık bekleyişin ardından rezervasyonumu öğlen 14:20 trenine yaptırdım.

Bu arada yine Interrail notu; İtalya içerisindeki trenlerde rezervasyon zorunlu ve gerçekten de kontrol ediyorlar, ücreti de ise 10 Euro. "Ben günlük hakkımı ona kullanmam yea" derseniz de normal bilet fiyatları 40 Euro olması lazım. Neyse, artık iyice akşam olmuştu, ben de yorulmuştum. Ertesi günün muhtemel yoruculuğunu düşündüğümde en iyisinin hostelime geri dönmek olduğuna karar kıldım. Döndüm, hostel'in sırasındaki Türk mekanında bir şeyler atıştırıp ardından duş aldım.

İstikamet: Como Gölü

Ertesi sabah saat 5 buçuk civarında kalktım; hazır "tuvalet sırası" isimli hostellerde ortaya çıkan canavarın hala uykuda olmasını fırsat bilerek duşumu falan aldım, çantalarımı hemen kapıp çıkabileceğim bir şekilde hazırladım. Ardından da metroya atlayıp tren garına yollandım. 7:30'da İsviçre'ye giderken yolda Como istasyonunda da duran eski bir Trenord trenine bindim. Bir saate yakın sürdü yolculuğum ama pek güzeldi; e sonuçta çocukluk hayalim, demiştim. Como Gölü, Star Wars Episode II: Attack of the Clones filminde Naboo sahnelerinin çekildiği yer, benim de işte ilk Star Wars gezim oluyor böylece.

Trenord trenleri eski biraz, n'apalım pek şekerler

Zaten yolda da filmlerin soundtracklarını da dinleyip baya gaza geliyorum, gün yorucu geçecek biliyorum ama Güç bende fena yoğun o sabah. Neyse, Como S. Giovanni istasyonunda indim. Baktım istasyonun adının yazdığı tabelaya, yine "Ya şaka maka geldik ha" anlarımdan birini daha yaşadıktan sonra istasyondan çıktım. Merdivenlerden aşağı parka indim. Haritaya çok takılmadan "Göldür işte bulunur ya" diyerekten sokak aralarına rastgele daldım.

Dar sokakları ve tatlı binaları dışında farklı bir şey bulamamanın ardından sonunda sahile inen yola denk geldim, biri de adını keşke not etseydim de siz gitmeseydiniz diyeceğim bir bakery'den 3 Euro'ya dilim pizza aldım. Yani, şimdi yemeğe çok para vermediğim için fazla yorum yapma hakkı görmüyorum kendimde ama gerçekten, bildiğiniz düz hamurun üstünde domates sosu ve soğumuş peynir olunca pizza işte.

Hayır bunu bizim pastaneler yapmıyor, fena içime oturdu. Kadıköy'de 3 liraya yediğim pizzaları, rıhtımdaki Yıldırım Büfe'de 3 liraya yediğim tavuk döner+ayranları, hadi onu da geçtim Belçika'da 3 Euro'ya yediğim kocaman tavuk burgerleri düşündükçe gözümden bir kaç damla yaş süzüldü Como sahilinde.

"İşte tam ortada, ulan hangi tarafa gitsem?" konulu çalışmam (Temsili)

Evet sahile geldim bu arada. Gelirken de turizm ofisine uğrayıp tren saatlerini sordum ki benim uygulamada - rail planner, daha sonra değineceğim- beğenip de binmeyi planladığım tren gözükmüyordu listede. İşimi sağlamak almak için 12:30'daki trene binmeye karar verdim ki, bu da beklediğimden daha az sürem var demekti. Hemen toplandım, tam ortasında duruyorum limanın. Sağımda bir yol var orada dağlar, solumda bir yol var orada da dağlar. Ortada da göl uzanıyor, dağların arasından devam ediyor. Birine sordum, "Hangi tarafa gideyim daha iyidir, vaktim sınırlı" dedim, anlamadı. Döndüm baktım, "E sağdaki yolu takip ediyim ya sağ iyidir iyi" diyerek yol almaya başladım.

Como Gölü'ndeki fünükiler meselesi...

O sırada huzurlu huzurlu yürüyorum işte göl kenarında, hala içerisindeyim kasabanın. Sonra ilerledim, bir baktım fünükiler var. Dağın tepesine çıkıyormuş. "İyi ya, fotoğraf da çekerim manzaranın şimdi yukarıdan, off süper" olur diye beklenti yapıp - Avrupa'da bunu yapmayın işte abi - inişli çıkışlı biletimi aldım.

İnişi çıkışı keyifli şimdi, yalan yok.

İnişi çıkışı keyifli şimdi, yalan yok.

Tek yön 3.5 Euro, dönüşlü de alırsanız 5 Euro bu arada. Hani alırsanız, siz de bir gaza gelip binersiniz diye yazıyorum. Vaktiniz azsa, binmeyin. Şimdi yol hoş, vagonun önüne hemen cama yapışıp oturursanız dimdik dağa çıkışı çok güzel. Tam olmamış roller coaster havasında. İniş yolu da güzel. Ama yukarıda bir şey yok. Yani, vaktiniz azsa diye söylüyorum, belki ileride yarım saatlik yürümede inanılmaz mükemmel şeyler olabilir. Ama ben çıktım, sağa gittim, sola gittim, yarım saatimi falan yürüyerek geçirdikten sonra "Lan ben buraya niye çıktım aşağıda süper göl var, garip garip evlerin arasından yürüyorum sadece" diye sinirlendim, aşağı indim. Böylece inmesiydi binmesiydi derken güzelinden 45 dakikamı, bir de 5 Euromu kaybettim. Belki dolaşılsa vardır bir şeyleri bilmiyorum ama ben fena pişman oldum, sonra çok hayıflandım.

Como Gölü'nde en iyi manzarayı yakalamak

Aşağı indikten sonra yoluma sağdan devam mı etsem, yoksa geri dönüp diğer tarafa mı yürüsem kararsız kaldım yine. Çünkü bu tarafta pek beklediğim bir şey yoktu, ama artık geldim bir yere kadar, geri dönsem öbür tarafa yürüsem de yolda vakit kaybederim diye devam ettim yoluma. Ama istediğim gibi açık araziye denk gelemedim bir türlü.

Buraya vardım, sonunda

Tam geri dönmeye kararlıydım ki yolun sonuna vardım. Burası daha güzeldi hem fotoğraf çekimi, hem de manzaranın tadını çıkartmak için. Daha fazla ilerlemek isterdim aslında, çünkü hem evler azalıyordu hem de manzara güzelleşiyordu ama işte, devamı özel mülklere aitmiş ki kapalıydı geçiş. Orada 45 dakikaya yakın durdum, fotoğraf çektim. Ama yalan olmasın, istediğim gibi olmadılar. Hem öğlene yaklaştığı için güneş tepedeydi neredeyse, hem de çektiklerim içime sinmedi. Baktım olmuyor, zorlamanın gereği yok, makineyi bırakıp manzarayı izledim. Como'nun albümü de benim için Metallica'dan Garage, Inc. oldu. Dönüş yolunda çekmeyi umduğum fotoğrafları çekemediğim için biraz buruk bir şekilde dönüyordum ki köşedeki dondurmacıya girdim. Küçük esnafa destek, haritada yeri aşağıda.

Como Gölü'ndeki en iyi dondurmacı

Gerçekten mükemmel bir dondurma yedim. Harbi çok güzeldi. Kurabiyelinin üstünde kurabiye vardı. Bakın o kadar güzeldi. Keyfim falan iyice yerine geldi, sahile inerken salak salak dolandığım için yolu tam bulamadım. Parklardan birindeki haritaya bakınca "Aha" dedim, "Çok uzağım istasyona. Şimdi bu tren kaçarsa sonraki 1 saat sonra, imkanı yok Milan'a gidip eşyaları alıp Floransa trenine yetişmeme." Tabi orada bir heyecan dalgasıyla birlikte "Ne bok yiycem şimdi" diye tren istasyonuna koşturmaya da başladım. Sonra bir baktım 5 dakika sonra istasyondayım. İşte küçük yer olunca haritanın ölçeği falan, lise coğrafyasının kurbanı oldum.

Neyse daha 10 dakika vardı trenime, bu sefer de rahatladım. İşte Como da böyle duygudan duyguya atlayarak geçti. Değdi mi, e yani, hayalimdi demiştim. Ama istediğim gibi keyfini çıkartamadım, çok da beklediğim gibi değildi. Benim hatam tabi ki bu, gelecek sefere - evet içimde kaldı da, tekrar gitmeyi planlıyorum - soldaki yoldan gidiyorum, bir de tüm günümü buraya ayırıyorum.

Milan'a döndükten sonra koştur koştur metroya atladım, hostel'ime döndüm, çantaları aldım, aşağıdan atıştırmalık hamurişi bir şeyler -soğanlı, yeşil zeytinli pizza, güzeldi bu sefer- aldım, tekrar metroya atladım, istasyona geri döndüm, trenimi buldum, bu sefer ona bindim. İstikamet Floransa... 

Interrail valizime de göz atmayı unutmayın.