Floransa ve Bergamo Gezisi | Interrail İtalya Rotası (3/3)


Roma’daki son saatlerimde Villa Medici’nin kapalı olduğunu görüp geri döndüm. Yokuştan indim, kısa bir yürüyüşün ardından tekrar İspanyol Merdivenlerinin oradayım. Sonra hop, metrodayım. Metrodan sonra istasyonda, ardından trenimde şansa bala denk gelmiş first class koltuğumda kartpostal yazıyorum. Roma’yı gezip trene atladıktan sonra, akşam 9 buçuk gibi yeniden Floransa’dayım.

BÖLÜM 3: YENİDEN FLORANSA VE BERGAMO

(Bir önceki yazı Floransa ve Roma notlarını okumak için buraya tık.)

Çok açım ama. Çok da yorgunum. Yiyecek yer arıyorum. Açık mekan da bulamadım doğru düzgün, market de yok ki Nutella-ekmek stoğumu tazeleyeyim. Sonunda açık bir büfeden panini aldım. Ya gerçekten nedir bu panini bir standardı yok mu abi, gündüz yediğimle alakasız bir şey tamamen. Bildiğin anne şinitzel-sandviçi tadında. Pek de kuru bir şey, içine ketçap sıkınca da arkada sandviçi hazırlayan şeften laf yedim “Oh pesto, ketçap. Mamma mia!” diye. Gerçekten “Treat yo self!” olayım pek tatsız, pek şanssız geçti. Buruk bir tokluk hissiyle hostel’ime geçtim. Sabah, hatta sabah da demeyeyim gecenin sonunda uyanıp Piazzale Michelangelo‘ya çıkmak üzere sızdım.

Bu manzarayı yakalamayı umuyorum. Ama gecenin sonuna doğru gidiyorum ki yumuşak bir ışık yakalayayım.

Saatimi 3’e kurmuştum. Hemen uyandım, odadaki bir kaç kişiye uyandırdım sanırım ki hof pof sesleri geldi bir yerden. Gün doğumu 5:43’te, ama önceden tepeye çıkıp gece karanlığında da şehrin sakin halini çekmek istiyordum. Hemen giyindim, ekipmanı, bir de serin olur diye hırkayı da aldım -sabah gidiyorsanız alın harbiden- fırladım.

Michelangelo Tepesi’ne Çıkış

Yollar bomboş, herkes uykuda, şehir çok tatlı. Belli bir yerden sonra Arno nehrinin yanından ayrılıp aralara giriyorsunuz, ardından yokuş oluyor çıkmaya başlıyorsunuz. Sonra yokuş baya yokuş oluyor, sonu da uzun bir merdivene bağlanıyor. Yoruldum. Hani saat de 4 daha. Sabah sporuna da hiç alışık değilim, yokuş da harbiden en sevmediğim şey. Söyleniyorum işte ama Floransa’dan da o fotoğrafı çekmeden gitmek istemediğim için heyecanlıyım.

Unutma unutturma: Running Man.
Unutma unutturma: Running Man.

Arada Ghost Town DJ eşliğinde merdivenlerde gülerek Running Man yapan bir grup genç geçti. “Yaaa mübarek 15 gün önce Erasmus grubuyla biz de yapıyoruk aynısını gitti gençlik be” diye hüzünlere daldım dalacaktım ama gerek yok şimdi. Hoş bir sabahtı. Ha bir de Floransa’da son günüm bugün, öğleden sonra trenle Bergamo’ya gideceğim, geceyi orada geçirip ertesi gün uçakla İstanbul. Yani o gün sayılmaz. İtalya’da son sabahım; hatta 6 aylık yurt dışı maceramın da.

Sabah 04.20’de Michelangelo Tepesi

4:20’ydi sanırım tepeye vardığımda. Kafayı bir uzattım merdivenlerden, koca bir “Yok canım yea”. Bir koştum demirlere. Oha lan. Oha. Mükemmel. Gecenin sonu gibi bir şey artık. Hava çok tatlı bir lacivert, artık maviye dönüyor biraz biraz. Etrafta çiftler var, yalnızlar var, Running Man grubu var, bir tane tam takım giyinmiş Kızılderili var. Kalabalık değil, herkes kendi halinde. Tabi elimde makinayı gören “Ya telefonu versek, bir fotoğrafımızı çekseniz?” diyor, benim manzaraya içim gidiyor, bırakın izleyeceğim de, işte, çok kibarım çok iyiyim hadi tamam çekiyorum.

Florence Almost Morning
İşte sırf bu fotoğrafı çekebilmek için gelmiştim. Çektim de işte. Yok böyle mutluluk.

Baktım olmuyor orası, merdivenden inip alt balkona geçtim. Gökyüzü hala mavi, yavaş takılıyor öyle. Oturdum demirlere, uzattım ayaklarımı. Manzara harbi nefis, apayrı bir güzel. Duomo’nun ışıkları yanıyor. Köprüler de ışıl ışıl. Floransa’nın albümünü bulmuş muydum daha önce, sanmıyorum ya. Neil Young’ın Greatest Hits’i dönüyordu o sırada kulağımda, tam oturmuştu.

Floransa’da Gündoğumu

Önce gökyüzü mavi oldu, Duomo’nun ışıkları, sokak lambaları söndü. Böyle arada kaldık bir, güneş de daha tam çıkmamış. Ne tam karanlık ne de tam aydınlık. Ardından biraz sarılık geldi. Çok heyecanlıyım. Hani konserdesiniz, daha başlamamış ama, ortam dopdolu, seyirci coşmuş, ulan grup geliyor işte bak tam çıkacak, az kaldı. İşte öyle bir heyecan. Güneş tam çıktı çıkacak dağların oradan. Bu sırada elimde makine, arada fotoğraf çekmeye çalışıyorum ama vizöre yapışıp kendimi ortamdan çok da soyutlamak istemiyorum. Bir orada bir buradayım.

Sonunda güneş kendini gösterdi, çıktı dağın ardından. Şehir pırıl pırıl. Kafam gitti, kendimi kaybettim. Yok böyle bir güzellik, yemişim Roma’yı Paris’i falan. (Amsterdam’ı yemiyorum ama o ayrı bir güzellik) Nasıl mutluyum, efsane. Yaşadıklarımı falan düşünüyorum, beklediğimin üstünde, unutulmaz bir kapanış oldu bu…

Floransa’da Son Gün

Pazar sabahı, sokaklar boş
Pazar sabahı, sokaklar boş

Saat 7’ye yakın aşağı, şehre indim tekrar. Gidip tekrar uyumakla uyumamak arasında kaldım bir süre. Sonra baktım, gün doğumu, çekilen süper fotoğraflar, hepsi deli enerji vermiş. Uykuya ihtiyacım yok, sadece tembellik işte. Tembelliğin yeri de yok burada pek, zaten çok gezdim buradaki zamanımda. Tamam her yere girememiş olabilirim ama sokakları, meydanları tekrar tekrar dolaştım ki şehrin duygusunu yakalayabileyim. Neyse uyumadım sonuçta.

Gittim tren biletimi aldım, çok aktarmalı geldi yine, in bin bir sürü valiz derdi şimdi ne güzel. Öğlen 3’e kadar vaktim var, sonra eşyaları hostel’den alıp hop otobüs, hop tren, ardından garlar, bekleme koltukları. Hostel’e döndüm, çantaları alıp hemen çıkabileceğim bir şekilde yeniden düzenledim. Gelmişken hakiki Nutella-ekmek kahvaltımı da yaptım.

Santa Spirito Bit Pazarı (?)

Hani? Nerda bit pazarı?
Hani? Nerda bit pazarı?

Baktım booking.com’daki gezi rehberimde “Santa Spirito Bit Pazarı“, her ayın ikinci pazarı. Şansıma o gün pazar (10 Temmuz) ve de ayın ikinci pazarı. Kalktım gittim, yok bir şey. Bekledim, yine yok. Şansıma mı yoktu, taşındı mı, bilemem. Büfeye sormayı denedim ama adamla bir türlü anlaşamadık. Sonunda pes ettim, zaten yerim de yok, zaten paramı da dönüşte alacağım hediyelik makarnalara, havaalanındaki tax free hedelere harcamak istiyordum. E dolanayım o zaman, en sevdiğim şey.

Son Durak: Santa Maria Novella Kilisesi

floransa-gezi-santa-maria-novella

Tekrar meydanları dolaştım. Köprülerden girdim çıktım. Sonra aklıma geldi, ya ben Santa Maria Novella Kilisesi‘ne gidecektim. Baktım vaktim var, hemen yürümeye başladım. Şehir küçük zaten, 15 dakikada önündeydim. 5 Euro ile giriş biletimi aldım, hava da deli sıcak, attım kendimi içeri. Burası da pek bir büyük, Milano’daki Duomo kadar olmasa bile yine de etkileyici. Her tarafta sanat eserleri. Burada da bir Botticelli var ama Uffizi’dekiler kadar etkileyici değil.

Öyle bir sıcak var ki insanın uykusu geliyor, gerçi burası dışarıya göre daha serin. Ama çok da yorgunum, kafam düştü düşecek. Baktım zaten otururken sızmış benim gibi bir kaç turist. Ya ben de sakin bir yer bulsam da bir yerlerde şekerleme yapsam diye düşünmekten kiliseyle doğru düzgün ilgilenemiyorum bile. Bahçesinde taşlarda biraz uyukladım. İçerideki müzeyi dolaştım sonra. Çok ilgimi çektiğini söyleyemem, yine de eserlerin yenilenme çalışmalarını anlatan kısım biraz ilginçti.

Son Panini Denemesi

Tabi ki de temsili görsel.
Tabi ki de temsili görsel. E yani.

Sonra bir koltukta biraz dalmışım. Tepeme güvenlik görevlisi gelince son anda uyandım, daha fazla ilgi çekmeden kilise tarafına geri döndüm. Biraz da dinlenmişim, keyfim yerine gelmiş. Oturdum duvarları, şapelleri inceledim. Ardından dışarı çıktım, güneş tam tepede. Tam istasyondan şehrin içine devam eden büyük caddede solda bir yemek arabası vardı. İlk günden gözüme kestirmiştim, böyle garip bir çekiciliği var. Açım da, artık son panini’m. Taktım kafaya, güzel bir tane yemek istiyorum. Gittim artık aldım bir tane arabadan. Kilisenin orada da bir yerden içecek alıp yere çöktüm.

Panini güzelmiş arkadaş.

Yemeğim bitince bir market bulup eve götürmelik makarna/sos almaya karar verdim. Üç paket makarnaya 13 euro ödeyerek fakir ama gururlu bir şekilde marketten ayrıldım. Nutella ekmek stoğum da bitti bu arada. Artık yarın dönüyorum, bir şekilde de doyacak karnım. Hostel’e döndüm, eşyaları aldım.

Bu sefer akıllıyım, gara parasını basıp otobüsle gideceğim diye gaza geldim, “Hadi oğlum son bir sefer” nidalarıyla bir ton eşyayı 5 kat merdivenlerden bir şekilde indirdim, otobüs durağında beklemeye başladım. Gelmedi. Yok, vakti falan da geçti otobüsün. Sonra bir yazı geçti otobüs sürelerini yazan tabeladan. Ya tam da anlamıyorum, İtalyancam yok ama o hattın gelmeyeceğine eminim hani. Baktım bir de yazı asmışlar falan, hattın adı var, bir saatler falan. Sordum birine. İptalmış o gün ya. O gün ama sadece öğleden sonra. Artık sızlanma noktasını çoktan geçip başa ne gelse kabullenecek bir hale geldiğimi söylemiştim sanırım, ki zaten yolculuk dediğin de böyle bir kafayla yapılmalı ki tadı çıksın.

Topladım valizi çantayı, yine ellerim kollarım dolu bir biçimde. Ama artık da alışmışım trenlerde indirip bindirmeye, hostel’lere falan ki çok koymuyor. Yine 40-45 dakikaya istasyondaydım. Çöktüm yorgunluktan yere, artık gidiyorum.

Vay vay vay. Kalbimi bıraktım gidiyorum. Arabesk.
Vay vay vay. Kalbimi bıraktım gidiyorum. Arabesk.

Vay be İtalya tatilim bitmiş. Arada sabahki muhteşem manzara geliyor aklıma. İlk durağım Bologna olacak, oradan Milano’ya tren değiştireceğim. Milano’dan da Bergamo. Bakıyorum rötar yemiş, daha var gelmesine. Ya var da. Oturuyorum gevşek gevşek. Ne bileyim ama bir şeyler yanlış falan. Sonra bir daha bakıyorum emin olmak için, tren saati gelmiş çünkü. Meğerse gelen trenlerin tablosuna bakıyormuşum, gidenlere bir bakıyorum vaay trenim kalkıyor. AA TRENİM KALKIYOR LAN. Bir 30 saniyede falan toplanıp koşarak trene yetiştim, geliyor bazen insana işte öyle.

Önce Bologna, Sonra Milano ve Bergamo

Sonra Bologna’da indim. Bu sırada büyük valizimi eşya bölümüne bırakmıştım, tam tren Milan’a yaklaşırken fren yapınca üstüne başka valiz düştü. Ooo çekçek şeyi de kırıldı valizin, artık iki büklüm çekeceğim yolun geri kalanında mecbur. Milano’da tekrar indim. Milano’ya da kaç kere indim ya, alıştım artık istasyona. Neyse. Milano’ya da veda ettim, son trenim, Bergamo trenine bindim.

Bu da nasıl garip bir trense artık, her koltukta farklı bir dil konuşuluyor. Yanımda iki tane Asyalı teyze, öndeki koltukta Balkanlardan bir yerden gelen gençler. Arkamda Fransızlar, e bir İtalyanlar da etrafta. Böyle garip bir son tren yolculuğu yaptım. Evet ya son tren yolculuğum uzun bir süreliğine. Yok ki İstanbul’da banliyö treni de artık sıkıldıkça bineyim. O ara bir aklıma koydum İstanbul-Ankara yapayım da tren hasretimi gideririm diye. Güldüm falan kendime. Sonunda Bergamo’ya indim. Trenlerim bitti, Interrail biletim de 15 satır ile görevini tamamladı artık.

Bergamo’ya Varış

bergamo-gezisi-italya-gorulecek-yerler

Çok ufak bir yer gibi burası. Gezmedim, öyle bir havası var. Aslında hostel kiralamayacaktım. “Havaalanında yatarım ya gece n’olcak” diyordum. Sonra 16 Euro’ya hostel görünce kıyamadım kıymetli popomun havaalanı koltuklarında geceyi geçirmesine – daha önce Brüksel’de iki gece geçirmişti zaten – ve hostel’i tuttum artık. Hostel de uzak ama, gidişine otobüs var demişlerdi. Bu arada tren değiştirmeler falan derken saat de 8 oldu ve pazar akşamı. Ve tabi ki de otobüs yalan olmuş artık.

Cebimde 15 Euro kalmış, tam 15 Euro ama. Bankadan para çekemiyorum çünkü en az 20’lik veriyorlar, bakiyem 18’de. Ölmüşüm ya. Hostel’im var gidemiyorum falan, oraya ödediğim paraya da yanıyorum. “Otobüsü unut sen, taksi var, tutsana” dedi İngilizce konuşan biri. Taksiciyle pazarlık yaptım, halime acıdı, “Ya tamam gel 15’ten fazla tutmaz zaten” dedi. Bindim, gözüm taksimetrede. Bir de akşam yemeği olayı var, unutmuşum onu. Pazar akşamı marketler de kapalı. Ya bu nasıl bir şanssa artık garip bir zevk alıyorum, eşin dostun çocuğuna anlatılacak zenginlik içinde fakirlik hikayeleri bunlar diye pek eğleniyorum.

Bergamo Tren Garı’ndan Merkeze Ulaşım: Taksi

bergamo-gezisi-italya-gorulecek-yerler

Taksi de 12,5 tuttu, bir de valizimi bagajdan indirdiği için 50 cent de taşıma ücreti aldı. Artık koyvermişim gitmiş bir şey demedim. Hostel’in yeri tren istasyonundan 5 kilometre kadar uzak. Manzarası güzel ama ben bitmişim artık manzarayı n’apayım yani. Odama yerleştim.

Yemek aramaya çıktım. Aşırı açım. Ve aşırı fakirim. Çantamın ön gözünde bulduğum 2 Euro ile yollardayım, kart geçen bir yer bulursam yaşadım. Yoksa hostel’e dönüp otomattan çikolata alıp kahvaltıyı bekleyeceğim. Kimse de İngilizce konuşmuyor mahallede. Çocuklar top oynuyor, etrafta siteler falan. Baya baya mahalle. Kart da geçmiyor hiç bir yerde. Sağolsun okulda İngilizce dersine biraz daha asılmış ergenin biri yardım etti elinden geldiğince, 3 mekan dolaştıktan sonra 20 dakika ileride pizzacı buldum. Kart geçiyor. Nasıl mutluyum.

Avrupa’da Son Gece

Aldım pizzamı çıktım. Oturup da yiyemedim orada, kapatıyorlardır işleri vardır diye. Köşeyi döndüm, e tabi ki yere çöktüm. Avrupa’da son gecem. Yalnızım, kimseyi bilmiyorum, dili bilmiyorum, “Hayat ne garip ya” anlarımdan biri. Karıncalar da geldi, ya bırakın zaten değerli yemek o. Zevkten çıkardığım seslerden mi, yırtık şortum mu, yoksa hostel’lerde alınan 5 dakikalık duşlardan iyice yıpranan dağınık saçlarım mı bilmiyorum ama bir junky gibi gözüktüğüme eminim. Tek tük geçen insanlar da bakmamaya özen gösteriyorlar, önümden geçenler zorla gülümsüyor falan. Umrumda mı, meh. Doydum, hava da esiyor. Hostel’e yürüyeceğime biraz dolandım, yolu uzattım, ardından döndüm, uyudum.

Bergamo Havaalanı’na Gidiş

26607947972_897765673e_k

Bergamo’da otobüs biletini otobüste alamıyormuşsunuz. Ben alırım sandım, hostel de sağolsun bir şey demedi. Sabah kendimi otobüste “Fazla akbili olan var mı acaba?” durumunda buldum. Hoş değil, tavsiye etmiyorum. Hostellerden alınıyormuş bilet. Birinde fazla çıktı da, cebimdeki paranın yarısını verdim oraya. İlkokuldaki kesir problemleri sonunda bir işe yarıyor. Merkezde indim. Havaalanına gidiyorum bu arada, başka bilet almam lazımmış. Almadım. Son günüm abi, koyverdim diyorum. Basmayınca bir şey de olmuyor zaten, otobüs şoforü bir baktı, iki baktı, “Bilet cebimde isterseniz çıkartır basarım şöfor bey” havalarındaki hareketlerimi görünce bıraktı.

bergamo-havaalanı-ulasim-italya

Öyle 1 Euro’ya havaalanına gittim. Brüksel’den Charleroi’ye 15 Euro’ya gidişime güldüm. Havaalanı büyük değil fazla. Garip bir yer. Girer girmez check-in kısmı var. En uzun sıra, tabi ki Pegasus. Sırada itişmeler, homurdanmalar falan, oo Türkiye ya hoş bulduk. 45-50 dakikalık kuyruğun ardından valizi verdim, büyük çantamı el bagajına aldım.

Kopenhag’da çok beklemiştim güvenlikte de az kalsın uçağımı kaçırıyordum. ama güvenlik kısmında fazla sıra yok bu havaalanında, hızlı hızlı ilerliyor. Ama alışveriş yapacaksanız onun için pek alan yok, çikolata, içki falan pek zayıf. Ha bir de uçak rötar yiyince 2 saat, oturup bekledim. İyi ki geceyi burada geçirmemişim ya. Gerçi şehirde geçirdim de ne oldu. Ne gece ya.

Interrail İtalya rotamın ilk iki bölümü Milano – Como Gölü ve Floransa – Roma yazılarını okumak için tıklayın. Paylaşımlarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum…

Valizim’in Facebook hesabından ve Instagramdan takipte kalabilirsiniz. 

Ne haftaydı ya.
Vay.

Interrail’da Yanınıza Almanız Gerekenler | Interrail Çantası





Bunlarla da ilgilenebilirsiniz:


Etiketler


Noodle severim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir